KURUCULARIMIZ
Maria Öcal & Ayhan Öcal
İki ayrı hayat. Bir ortak yol.
Bizim hikâyemiz bir eğitimle başlamadı. Bir akademiyle de başlamadı. Hayatla başladı. İki ayrı hayat yaşadık. Farklı yerlerde büyüdük, farklı hikâyelerden geldik, hayata farklı pencerelerden baktık. İkimizin içinde de, o yıllarda adını tam koyamadığımız aynı arayış vardı: insanı anlamak, kendimizi anlamak ve yaşadıklarımızın ardındaki anlamı bulmak.
Hayat bize cevapları kolay vermedi. Aradık, yanıldık, öğrendik, kaybettik ve yeniden başladık. Başarıyı da gördük, kaybetmeyi de. Birbirimizi çok sevmeyi de öğrendik, birbirimizi incitmenin ne demek olduğunu da. Bazen hayatın bizi neden aynı yerlere yeniden getirdiğini anlayamadık. Değiştirmek istediğimiz şeyin dışarıda değil, kendi içimizde olduğunu ise çok sonra fark ettik.
Birbirimizi bulduğumuz gün her şey değişmedi. Asıl hikâyemiz o gün de başlamadı. Asıl hikâyemiz, birlikte değişmeye başladığımız gün başladı. Yıllar boyunca insanı, hayatı, ilişkileri, bilinçaltını, enerjiyi ve insanın manevi yönünü anlamaya çalıştık. Öğrendiklerimizi önce kendi hayatımızda sınadık. Bazen işe yaradığını düşündüğümüz şeyleri geliştirdik, bazen yanıldığımızı görüp yeniden baktık.
Zamanla bizim için asıl soru şuna dönüştü: insan kendisine nasıl yaklaşır? Bugün yazdığımız kitapların, geliştirdiğimiz çalışmaların ve kurduğumuz yapıların arkasında bu soru duruyor. Bütün cevapları bulduğumuzu söylemiyoruz. Hâlâ soruyoruz, hâlâ öğreniyoruz, hâlâ değişiyoruz. Bildiğimiz bir şey var: insan kendisine yaklaşmaya başladığında, hayatına da başka bir yerden bakmaya başlıyor.

Maria Öcal
Sezmek. Anlamak. Dokunmak.
Maria’nın hikâyesi, daha dünyaya gelmeden önce beklemekle başladı. Anne ve babası tam on yedi yıl bir çocuk sahibi olmayı bekledi. Tedaviler, umutlar ve hayal kırıklıklarından sonra Maria gelecekti. Bekleyiş bitse de sınavlar bitmedi. Annesi, Maria’ya beş aylık hamileyken ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle riskli bir ameliyat geçirdi. Hem anne hem bebek için zor bir süreçti. Maria dünyaya geldi ve ailesinin uzun yıllar beklediği tek çocuk olarak büyüdü. Sevildi, korundu, hayatın sunduğu imkânları da gördü. Dışarıdan sahip oldukları, içeride her şeyin tamam olduğu anlamına gelmiyordu.
Yıllar geçtikçe Maria, kendi hayatında bazı tekrarları fark etmeye başladı. İlişkilerde, iş yaşamında, aldığı kararlarda ve duygularında kişiler değişiyor, yaşanan duygunun özü ise değişmiyordu. Yeni bir başlangıç yaptığını düşünürken kendisini eski bir döngünün başka bir biçiminin içinde buluyordu. Uzun süre bunun nedenini bilmiyordu. Belki de hayatındaki en önemli sorulardan biri böyle doğdu: insan neden istemediği şeyleri bile tekrar tekrar yaşayabiliyor? Bu soru onu, yıllar sonra, insanın görünen davranışlarının arkasındaki dünyaya götürecekti. Ama önce hayatın içinden geçmesi gerekiyordu.
Sonra Ayhan’la karşılaştı. Bu karşılaşma bir masalın başlangıcı olmadı. İki insan birbirini sevdi, evlendi, bir aile kurdu ve üç oğulları oldu. Beraberinde iki ayrı geçmiş, iki ayrı karakter ve iki ayrı hayat da aynı evin içine girdi. Evliliklerinin ilk yılları kolay değildi. Birbirlerini sevmelerine rağmen birbirlerini anlamakta zorlandıkları zamanlar oldu. Yollarını ayırmayı düşündükleri dönemlerden geçtiler. Sonra hayat başka bir yerden daha sınadı. Maddi olarak sahip olduklarının önemli bir bölümünü kaybettikleri, yeniden başlamak zorunda kaldıkları günler geldi. Maria’nın dışarıya değil, giderek daha fazla kendi içine baktığı dönem de böyle başladı.
Maria bugün o yıllara baktığında yaşadıklarını yalnızca zor zamanlar olarak görmüyor. Onları, kendisini anlamaya başladığı yıllar olarak da hatırlıyor. İnsanın taşıdığı duyguları, geçmişten getirdiği örüntüleri, aile bağlarını, bilinçaltını ve insanın manevi yönüne ilişkin kendi deneyimlerini sorgulamaya başladı. Bu arayış zamanla yalnızca kendisini anlamaya çalıştığı bir yolculuk olmaktan çıktı. Başka insanların hikâyelerini dinlemeye başladı. Her insanın görünen hayatının arkasında, dışarıdan bilinmeyen başka bir hikâye olduğunu daha derinden fark etti. Bu yüzden onun için bir insana yaklaşmanın ilk şartı, onu yargılamak olmadı. Önce anlamaya çalışmak oldu.
Bugün çalışmalarında sezgi önemli bir yer tutuyor. Onun için sezmek, insan hakkında hemen bir hükme varmak değil. Daha dikkatli dinlemek, söylenen kadar söylenmeyeni de fark etmeye çalışmak ve karşısındaki insanın kendi cevabını bulabileceği alanı açmak. Yıllar ona şunu öğretti: dönüşüm, insanın başka birine dönüşmesi değildir. Kendisine ait olanla olmayanı fark ederek kendi gerçeğine biraz daha yaklaşabilmesidir.
Maria bugün bir anne, bir eş, bir yazar, bir eğitmen ve bir yol arkadaşı. Bütün bu tanımların öncesinde hâlâ kendisini ve insanı anlamaya çalışan biri. Ona göre insanın kendisine yapabileceği iyiliklerden biri, dışarıdaki bütün seslerin arasında bir an durup içerideki sesi yeniden duyabilmektir. Başka bir insana yapılabilecek en kıymetli şey de ona ne olması gerektiğini söylemek değil, çok uzun zamandır unuttuğu şeyi yeniden hatırlamasına vesile olmaktır: kendi sesini duymak.
Ayhan Öcal
Sormak. Aramak. Anlamlandırmak.
Ayhan’ın hikâyesi İç Anadolu’da, Konya’da başladı. Dört kardeşli bir ailede büyüdü. Babası uzun yıllar yurt dışında maden işçisi olarak çalışırken çocukların yükünü büyük ölçüde annesi taşıdı. Hayat ona daha genç yaşlarda sorumluluğu, mücadeleyi ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğretti. Sonra önünde bambaşka bir kapı açıldı. Yaklaşık yedi bin aday arasından ilk yüze girerek Hava Harp Okulu’na kabul edildi. Askerlik mesleği, Türk Hava Kuvvetleri, subaylık, yıllar içinde binbaşılığa uzanan bir kariyer, NATO projeleri ve uluslararası toplantılar. Dışarıdan bakıldığında hayat ilerliyordu. Başarı, sorumluluk ve gelecek vardı. Ayhan yıllar sonra çok başka bir şeyi öğrenecekti: insanın dışarıdaki başarısı, içerideki hayatının da yolunda olduğu anlamına gelmiyordu.
Hayatın ona soracağı en ağır sorulardan biri, henüz genç bir subayken geldi. Kızı Gülnihal altı yaşındaydı. Birlikte uyudukları, kokusunu içine çektiği, geleceğini hayal ettiği küçücük kızı. Gülnihal’e medulloblastoma tanısı konuldu. Ameliyatlar, tedaviler, umutla beklenen günler ve bir babanın çocuğunu hayatta tutabilmek için elinden geleni yaparken yaşadığı çaresizlik. Sonunda Gülnihal’i kaybetti. Bir süre sonra dünyaya gelen oğlu Mert hidrosefali ile doğdu. Ayhan bu kez yeniden umut etti ve Mert’i de kaybetti. İki küçük mezar ve geride, hayatın neden böyle olduğunu anlamaya çalışan genç bir baba kaldı. İlk evliliği de zaman içinde sona erdi. Ayhan kendisine bir daha evlenmeyeceğine dair söz verdi. İnsan bazen bütün geleceğini, o günkü acısının içinden görerek yazmaya çalışır. Hayatın yazdığı hikâye ise bambaşka olabilir.
Bir süre sonra Brüksel’den dönen bir uçakta Maria’yla karşılaştı. İki ayrı hayatın yolu gökyüzünde kesişti. Sonra yeniden görüştüler, birbirlerini sevdiler ve Ayhan, bir daha yapmayacağını söylediği şeyi yaptı. Maria’yla evlendi. Hayat bu kez de kolay bir hikâye yazmadı. Daha balayında büyük bir kavga ettiler. Evliliklerinin ikinci yılında neredeyse yollarını ayırıyorlardı. Bir yanda birbirini seven iki insan, diğer yanda geçmişlerinden getirdikleri yaralar, alışkanlıklar, beklentiler ve anlaşılmamış taraflar vardı. Üstelik dışarıdaki hayat başka bir görüntü veriyordu. İşler büyüyor, başarı devam ediyor, hayat güçlü görünüyordu. Evin içinde ise başka sorular vardı. Sonra dışarıdaki güç de sarsıldı. Maddi kayıplar geldi, iş hayatında büyük bir çöküş yaşandı. Kendi sahip olduklarıyla birlikte aileden gelen bazı varlıklar da kaybedildi. Bir zamanlar geleceğini güvence altında gördüğünü düşünen Ayhan, yeniden başlamak zorunda kaldı.
Tam da o dönemlerde hayatında bambaşka bir arayış başladı. Maria’yla üç oğulları oldu. Ev büyüdü, çocuklar büyüdü, Ayhan’ın içindeki sorular da büyüdü. Neden insan aynı hataları tekrar eder? Neden sevdiği insanı bile incitebilir? Neden dışarıda güçlü görünen biri kendi içinde bu kadar çaresiz kalabilir? Neden bazı şeyleri kaybetmeden değerini anlayamıyoruz? Ve insan gerçekten değişebilir mi? Bu soruların cevaplarını yalnızca dışarıda aramak bir süre sonra yetmemeye başladı. Ayhan kendi hayatına, davranışlarına, öfkesine, korkularına, sevgisine, kayıplarına ve yıllarca kendisi hakkında doğru kabul ettiği düşüncelere dönüp bakmaya başladı. İnsanın başkasının yanlışını görmesi kolaydır. Kendi payını görmesi daha zordur.
Maria’yla birlikte başlayan manevi arayışları, zaman içinde hayatlarının yönünü değiştirdi. Öğrendiler, uyguladılar, yanıldılar ve yeniden sordular. Bazı şeyleri anlamaları yıllar sürdü. Bazı hatalarının bedelini ödediler. Bazı cevapları ise ancak yaşayarak kavrayabildiler. Ayhan için hayat iki ayrı döneme ayrılmaya başladı. İlk yıllarında daha çok dışarıdaki dünyayı kurmaya çalışmıştı. Sonraki yıllarında ise içerideki dünyayı anlamaya başladı. Bugün altmış beş yaşında geriye baktığında, yaklaşık son yirmi yedi yılını önceki hayatından çok farklı bir dönem olarak görüyor.
Hikâye acıda bitmedi. Kaybetti ama yeniden kurdu. Düştü ama yeniden kalktı. Üç oğlu büyüdü ve bugün kendi yollarında yürüyen genç insanlar oldular. Maria’yla bir zamanlar neredeyse bitme noktasına gelen evlilikleri, yılların ardından huzurun ve yol arkadaşlığının ağır bastığı başka bir yere geldi. Hayatın maddi tarafında da yeniden ayağa kalktılar. Belki en büyük değişim bunların hiçbiri değildi. Ayhan’ın hayata bakışı değişti. Bir zamanlar en çok sorduğu soru “Neden bunları yaşadım?” idi. Bugün başka bir soru soruyor: “Yaşadıklarımdan başka bir insanın yoluna ne bırakabilirim?”
Belki bu yüzden anlatıyor, bu yüzden yazıyor, bu yüzden yıllardır Maria’yla birlikte insanların karşısına çıkıyor. Kendisini örnek göstermek için değil. Hayatın yalnızca başımıza gelenlerden ibaret olmadığını hatırlatmak için. Bugün bildiği şeylerin çoğunu kolay öğrenmedi. Mümkünse başka bir insanın aynı şeyi öğrenmek için aynı bedelleri ödemek zorunda kalmamasını istiyor. Ayhan bugün bir eş, bir baba, bir yazar ve bir eğitmen. Yıllar boyunca sistemler kurmuş, çalışmalar geliştirmiş ve binlerce insanla karşılaşmış biri. Bütün bunların ardından kendisini anlatırken en çok önemsediği şey artık unvanları değil. Hayat ona başka bir başarı ölçüsü öğretti: insanın geceleri başını yastığa koyduğunda içinde ne taşıdığı, sevdiği insanlarla nasıl bir ilişki kurduğu, kaybettikleriyle barışıp barışamadığı ve sahip olduklarının içinde huzur bulup bulamadığı. Bütün bu uzun yolculuk birkaç kelimeye indirilseydi, geriye şu kalırdı: huzuru öğrenmek.
Biz
Birbirimizi bulduk. Ama önce birbirimizde kendimizle karşılaştık. Birbirimizi sevdiğimiz için evlendik. Kısa zamanda şunu öğrendik: sevmek her zaman yetmiyor. Evlendiğinizde yalnızca iki insan aynı eve girmiyor. İki geçmiş, iki aileden taşınan alışkanlıklar, iki farklı hayat anlayışı, iki ayrı korku, iki ayrı beklenti ve insanın kendisinin bile farkında olmadığı nice yük geliyor. Bizim evliliğimiz de bunların dışında değildi. Daha balayında büyük bir kavga ettik. İkinci yılımızda neredeyse ayrılıyorduk. Birbirimizi seviyorduk ama bazen sevgimizin içinden birbirimize ulaşamıyorduk. O günlerde henüz şunu bilmiyorduk: birlikte yaşamak başka şeydi, birbirini gerçekten görebilmek başka.
Dışarıdan bakıldığında hayatımızın iyi göründüğü dönemler oldu. İşler, başarı, maddi imkânlar, çocuklarımız ve bir aile. Dışarıdaki görüntü, içerideki soruları ortadan kaldırmıyordu. Sonra hayat, sahip olduğumuz şeylerin bir bölümünü elimizden aldı. Maddi olarak çok zorlandığımız, kaybettiğimiz ve yeniden başlamak zorunda kaldığımız bir dönemden geçtik. Bugün geriye baktığımızda o günlerin yalnızca bir çöküş olmadığını görüyoruz. Bazı şeyler elimizden giderken geriye çok önemli bir şey kaldı: birbirimiz. Ve belki ilk defa gerçekten sormaya başladık. Biz ne yapıyoruz? Neden aynı şeyleri tekrar tekrar yaşıyoruz? Neden en çok sevdiğimiz insanı bazen en çok biz incitiyoruz? Sorun gerçekten hep karşımızdaki insan mı, yoksa görmediğimiz bir tarafımız da var mı?
Ortak yolculuğumuz biraz da bu soruların içinden doğdu. İnsan davranışlarını anlamaya çalıştık, bilinçaltını sorguladık, enerji çalışmalarına yöneldik ve manevi arayışımız derinleşti. En önemlisi, öğrendiğimiz her şeyi önce kendi hayatımıza çevirmeye başladık. Çünkü başkasına anlatmak kolaydı. Kendi evinde yaşamak daha zordu. Birbirimizi değiştirmeye çalışmak yerine kendimize bakmayı öğrenmemiz gerekti. Bu bir gecede olmadı. Bir eğitimle de olmadı. Bir sabah uyanıp bambaşka iki insan olmadık. Zaman aldı. Yanıldık. Bazen öğrendiğimizi sandığımız şeyi aslında anlamadığımızı gördük, bazen aynı hatayı tekrar yaptık, bazen yeniden başa döndük. Yavaş yavaş bir şey değişmeye başladı. “Sen neden böylesin?” sorusu azaldı. “Ben burada neyi görmüyorum?” sorusu çoğaldı.
Yıllar içinde şunu da öğrendik: bir olmak, aynı olmak demek değildi. Maria, Maria olarak kalmalıydı. Ayhan da Ayhan. Aynı şeyi düşünmek zorunda değildik. Aynı şekilde hissetmek de. Birbirimizin kopyası olmak hiç değildi mesele. Gerçek birlik, farklılıkları yok etmek yerine onların arasında bir gönül bağı kurabilmekti. Ben kalabilmek, senin sen olmana izin vermek ve bütün bunların içinden bir “biz” doğurabilmek. M&A bizim için yalnızca iki ismin baş harfleri değil. Yıllar içinde öğrendiğimiz bir hayat biçiminin de küçük bir işareti oldu. Maria, Ayhan ve ikisinin arasında doğan biz.
Bugün üç oğlumuz var. Yılların içinden geçmiş bir evliliğimiz var. Birlikte yazıyoruz, birlikte üretiyoruz, birlikte anlatıyoruz. Bazen aynı fikirde olmuyoruz, bazen hâlâ tartışıyoruz, bazen birbirimizi hâlâ şaşırtıyoruz ve hâlâ birbirimizden öğreniyoruz. Bizi birbirimize bağlayan şey, kusursuz bir ilişki yaşadığımızı düşünmek değil. Birbirimizle birlikte büyümeye hâlâ razı olmamız.
Bu yolculuk zaman içinde yalnızca bizim hayatımızda kalmadı. Öğrendiklerimizi paylaştıkça başka insanlarla tanıştık, başka hikâyeler dinledik. Bir insanda başlayan iyiliğin ailesine, bir aileden başka insanlara, bir insandan bir başkasına geçebildiğini gördük. Yıllar içinde bizim için çok özel bir anlam taşıyan bir cümle doğdu.
İkiyi bir yapıp birleştirmek.
Biri iki yapıp çoğaltmak.
Önce ayrılığın içinde birliği görebilmek. Sonra o birlikten doğan iyiliği çoğaltmak.
